Haftaya Bakış (307): Türkiye savaşın neresinde? | İBB davasının gidişatı

13.03.2026 medyascope.tv

13 Mart 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız Haftaya Bakış’ı yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. ‘Haftaya Bakış’la karşınızdayız. Kemal Can'la haftanın öne çıkan olaylarını konuşacağız. Kemal, hoş geldin.
Kemal Can: Hoş bulduk.

Ruşen Çakır: Uzun bir aradan sonra nihayet stüdyoda yayın yapıyoruz. Tabii savaş var, Bir de İBB Davası var. Davayla başlayalım. Dava pazartesi günü başladı. En son dün yapıldı. Haftaya Pazartesi, Salı, Çarşamba yapılacak. Sonra bayram arası var. Ve bir listeyle, savunmalar alınmaya başlandı. Neredeyse günde ancak bir ya da iki kişinin savunmasını alabiliyorlar. Hele Murat Ongun ya da Ekrem İmamoğlu gibi daha ağır isimler olduğunda, onların ifadeleri günlerce sürebilir. Ben ilk gün tutuksuz sanık olarak gittim ve bize Nisan sonundan evvel sıra gelmeyeceğini söylediler ki o bence iyi bir tahmin; daha da geçe de kalabilir. ‘Davayı bir an önce sonuçlandırmak istiyorlar,’ deniliyor. Ne kadar olur, nasıl olur bilmiyorum. Bu arada canlı yayın teklifini AKP ve MHP reddetti. Bahçeli her ne kadar, “yayınlansın,” dese de grubu oy vermedi. İlk gün, yani benim gittiğim gün mahkeme heyeti çok usul dışı işler yaptı. Normalde yoklama yapması ve iddianamenin özetini okuması gerekiyormuş. Onları yapmadan doğrudan konuya girmeye çalıştı ve avukatlar uyardılar. Sonra Ekrem İmamoğlu söz istedi, ona söz vermedi. Orada bir gerginlik oldu.
İkinci gün yoklama yapılmış, iddianame okunmuş ve Ekrem İmamoğlu'na da söz verilmiş. Belli ki bir karar değişikliği olmuş. Çarpıcı tabii ki ilk gün onu da söylediler. Mahkeme heyeti, 2024'te kura çekmiş iki yargıç ve mahkeme, yıldır hâkimlik yapan mahkeme başkanından oluşuyor. Avukatlıktan geçmiş. FETÖ olaylarından sonra açık oluşunca böyle bir şey oldu. Özellikle de AKP’liler başvurmuştu. Yargıç öyle birisi. Davanın yükünü kaldırabilecek bir heyet mi, ondan çok emin değilim. Benim orada olduğum ilk gün ve ertesi gün, hemen hemen her gün, Ekrem İmamoğlu ağırlık koyuyor, koymaya çalışıyor ve aslında ağırlığını koyuyor da. Gördüğüm kadarıyla diğer tutuklu sanıklar iç içeler. Ekrem İmamoğlu’na bayağı sahip çıkıyorlar. Bir iki tane itirafçıyı saymazsak, öyle bir ayrışma hâli yok yani. İtirafçılar ayrı oturtuluyor zaten. Onun dışındakiler bayağı yakınlar, birlikte hareket ediyorlar. Dava siyasi, ama tabii ki bütün olaylar, “Onu aldın mı, bunu aldın mı?” üzerinden ya da mahkeme tarafından tartışılıyor. Etkin pişmanlıktan yararlananların ifadesi okunuyor. Dünkü celsede, Ağaç A.Ş. ile ilgili etkin pişmanlıktan yararlanan kişinin söyledikleri savcıyı da tatmin etmemiş. ‘‘Önce böyle demiyordun. Ne oluyor?’’ gibi şeyler söylemiş. Ama bunlar nereye kadar etkili olur, onu bilmiyorum.
Burada tabii şu önemli olacak. Tutuklu sanıkların savunmaları bittikten sonra, tahliye kararlarının da ara karar olarak verilmesi gerekiyor. Orada epey sayıda insanın tahliye edilmesi gerekecek; yani mahkemenin bunu yapması gerekecek. Ama hâlâ ısrarla tutarsa, ki birçok insan boşuna yatıyor orada. Avukatın birisi kendi sanığı hakkında, “Burada söylenilen suçlamaların hiçbirisi, şu güne kadar yattığını karşılamıyor” dedi. Böyle çok insan var. Ama tabii ki esas hikâye davanın siyasi boyutu. Bahçeli salı günü Ekrem İmamoğlu'na çok esti gürledi. Erdoğan'ın bir şey söylediğini duymadım. Söyledi mi yoksa ben mi kaçırdım? Söylemedi galiba. Bir de, haftaya 19 Mart’ın birinci yılı oluyor. Bütün gün Saraçhane’de olacakmış CHP'liler. 18 Mart akşamı da büyük bir miting yapacaklar. Nerede yapacaklarını bilmiyorum, ama İstanbul'da bir miting yapılacak. Ertesi gün de bütün gün Saraçhane’de olacaklar. Bir yıl olmuş.
Kemal Can: Tam bayrama denk geliyor.

Ruşen Çakır: Evet, tam bayrama denk geliyor. 19'u arife, ertesi gün bayram.
Kemal Can: Evet. Şimdi bu duruşmalar başlamadan önce, birtakım iktidar yanlısı medyada yoğun bir köpürtme yapılacağı, bu duruşmaların 19 Mart'la birlikte başlayan sürecin devamı niteliğinde bir yeni enformasyon atağı hâlinde değerlendirileceği gibi değerlendirmeler vardı. Hani hep bir heybe hikâyesi vardı ya, bazı televizyon yayınlarında da, ‘’Duruşmaları bekleyin. Bakın duruşmalarda neler olacak’’ denildi. Açıkçası, senin de anlattığın ve ilk performanslardan anladığımız kadarıyla, heybede bir şey yok. Heybe de neyse? Zaten sayfalar dolusu bir iddianame var. Çoğu, gizli tanık ifadelerinden ya da tartışmalı delil girişimlerinden oluşan bir yekûn var. Ama şu açık: Bu iş her iki taraf tarafından da bir siyasi dava olarak kabul edildiği için, senin özetlediğin, mahkeme heyetinin tavrı, İmamoğlu'nun ve savunma avukatlarının performansı, o siyasi dava özelliğine göre o kürsüyü, o zemini, bu duruşma alanını kimin nasıl kullanacağı üzerine kurgulanmış bir performans serisi olacak. Bunun birkaç nedeni var. Birincisi, sen de sürenin bir yılı aştığını söyledin, ki bunu en azından tutuklanmadan sonrası için söyleyebiliriz. Bir yılı aştı. Bu bir yıl içerisinde kamuoyu grupları açısından kanaatler büyük ölçüde netleşti. En önemli ve ortak kanaat, bunun siyasi bir dava olduğu. Hatta iktidar destekçilerinin bile önemli bir kısmı, bunun siyasi dava olduğunu kabul ediyor ve öyle değerlendiriyor; kanaatleri de büyük ölçüde oluşmuş durumda. Yani bu saatten sonra, iddia edildiği gibi, ortaya çıkacak iddialar, söylenecek sözler, duruşmanın seyri, bu genel kanaat bloklarını çok çok değiştirecek şeyler olmayacak. Bunu her iki taraf da biliyor. Şu anda herkes kendi tarafındaki motivasyona katkısı açısından bakıyor konuya. Malum, ‘‘İmamoğlu unutturulmak isteniyor, oraya kapatılmak isteniyor’’ iddialarına karşılık, daha birinci günden ağırlığını koyup, her gün, en azından muhalefet kamuoyunun takip ettiği medyada önemli bir çıkışa imza atarak, sürekli bir performans üretme imkânı yakalamış durumda. Duruşma böyle bir şey. Evet, iktidar medyası bunu vermiyor, kamuoyunun bir kısmı bunlardan haberdar olmuyor. Ama zaten o çok da belirleyici bir şey değil.
Diğer taraftan baktığımızda, iktidar da şimdiye kadar bütün araçları kullanarak, bütün propaganda imkânlarını kullanarak ne kadar itibar düşürücü iş yaptıysa ve onlardan çok da ciddi bir sonuç almadıysa, bu saatten sonra, senin de söylediğin gibi, ne duruşmalardaki savcıyı bile memnun etmeyen itirafçı ifadeleriyle, ne de ileri sürülmüş başka iddialarla bunun çok değişmesi mümkün. Şu andan sonra, bunun siyasi bir dava olduğu, İmamoğlu’nun ve aslında CHP'nin önünü kesmek için yapılmış bir siyasi operasyon olduğu kanaatini, muhalefet kamuoyunda değiştirmenin pek yolu yok. Yani Erdoğan'ın iddia ettiği gibi, duruşmanın seyrinden birbirlerinin yüzüne bakamayacakları, hesabını veremeyecekleri bir tablonun çıkması en azından pek mümkün görünmüyor. O zaman geriye ne kalıyor? Söylediğim gibi, tarafların bu duruşma serisini bir performans arenasına çevirmesi. Sözleriyle, tutumlarıyla bunu sürdürmeleri.
Bir yandan iktidar, bu dava ve etrafında oluşturduğu ceza ve engelleme fonksiyonunu yayarak devam ediyor. Bugün Kuşadası Belediyesi'ne yeni gözaltılar oldu. Daha önce Mersin Belediyesi'ne oldu. Bir yandan onlar devam ediyor, muhtemelen de devam edecek. Çünkü iktidarın bu davayla ilgili ilk günlerdeki tutumu, bunu bir propaganda aracına çevirip, mümkünse CHP’yi gözden düşürmek, İmamoğlu’nu suçlu göstermek, ama daha önemlisi, bu yaratılan havayla muhalefet cephesinde bir türbülans yaratmaktı. Bu çok gerçekleşmedi. Kendi seçmenine ne anlatabildiyse ya da ne kadarını ikna edebildiyse, ondan daha fazlasını etkileyebilen bir performans göstermedi. Ama ondan sonra zaten bu ikna işini bir kenara bıraktılar. Hep biz de konuşuyoruz, çeşitli hukukçular da ifade ediyorlar. Bu davanın hukuki tarafı çok tartışmalı. Dolayısıyla kimse buradaki iddiaların hukukiliğini tartışmıyor, çok peşin olarak, bunun siyasi bir dava olduğunu düşünerek öyle tavır alıyor. Bu çok değişmedi. Bunun çok değişmeyeceği görüldükten sonra da bu dava ve bu dava etrafındaki hamlelerini ikna esasına göre yapmıyor iktidar. Bunu, bir cezalandırma, hatta bayağı eziyet seviyesinde bir cezalandırma operasyonuna çevirmiş durumda. Sağlık sorunu olan pek çok insanın, senin biraz önce söylediğin gibi, zaten hiç tutuklu olmaması gereken pek çok insanın tutuklu olarak cezaevinde tutulması, görüşmelerinin sınırlanması, ailelerin mağdur edilmesi, gerek itirafçı olmaları için, gerek başka türlü hamlelerle üzerlerinde sürekli bir baskı yaratılması… Bu iş böyle bir cezalandırma operasyonuna dönüştü. Bir de tabii hız kesmeden başka belediyelere de yayılan bu operasyonların sürekliliği, ‘’Bunun sonu gelmeyecek ve bu iktidar, engellemek için her şeyi yapacak’’ fikrini yerleştirmek. İktidar bunun büyük bir yılgınlık yaratmadığını gördü, ama bu konudaki kararlılığını da değiştirmiş değil.
Buna karşılık, başta İmamoğlu olmak üzere muhalefet cephesinin ise, bu duruşmalar serisinde, 19 Mart sonrasında Saraçhane’de başlayan ve çok da gerilemeyen itiraz potansiyelini tazelemek, yeniden büyütmek, bu duruşmalar vesilesiyle bunu daha konuşulur hâle getirmek gibi bir meselesi var. Bazen, Silivri’deki gösteri ya da benzeri faaliyetlerle ya da orada toplanan kalabalıkla bunu ölçmek çok isabetli olmayabilir diye eleştiriliyor. Çünkü asıl olan, mesela birinci günden itibaren İmamoğlu'nun siyasi bir davada, siyasi savunma tarzını seçip rest çekmiş olması önemli bir performans göstergesi. Dolayısıyla, orada kalabalıkların toplanıp toplanmamasına değil, duruşmalarda gösterilen kararlılığa daha çok bakmak lazım. Senin söylediğin gibi, 18'indeki, 19'undaki kitlesel gösteriler de kamuoyu desteği açısından belki bir gösterge olacak. Ama eğer bu duruşmalar serisi söylenildiği gibi kesilmeden uzunca bir süre devam edecekse, buradaki mücadele, tıpkı davanın kendisi gibi siyasi bir mücadele olacak. Yani buradaki hukukilik kısmı, tıpkı bütün operasyonun başından itibaren olduğu gibi, ikinci planda. Siyasi mücadele arenası, bütün siyasi araçları kullanarak mahkeme salonlarında devam edecek. Şu anda görünen bu.

Ruşen Çakır: Kemal, bugün İlber Hoca'yı kaybettik biliyorsun. 79 yaşındaydı. Sen de tanıyordun, değil mi?
Kemal Can: Tabii, hocamdı.

Ruşen Çakır: Mülkiyeden hocandı, değil mi? Benim hocam olmadı ama tanışıklığımız var. Çok nev-i şahsına münhasır, büyük tarihçiydi ve çok popülerdi. Tarihi de popülerleştiren isimdi. Hızlı bir şekilde hastaneye kaldırıldı ve hızlı bir şekilde hayatını kaybetti.
Kemal Can: Bir süredir sağlık sorunları vardı, ama bu son süreçte birden…

Ruşen Çakır: Evet. Birbirinden farklı kesimlerden insanların tanıdığı, ettiği bir isimdi. Bir de heer yerdeydi, hem Türkiye'nin, hem dünyanın her yerinde. Çok değişik birisiydi. Tabii çok tartışmalı görüşleri de vardı. Eleştirenler de var. Ama sonuçta Türkiye'nin son dönemde en dikkat çeken, en bilinen aydın isimlerinden birisiydi. Sen ne dersin?
Kemal Can: Değişik kişilik özellikleri ve değişik vasıfları olan, o değişik vasıfları ve özellikleri dolayısıyla kimileri için popüler, kimileri için eleştirilen bir figür oldu. Ama medyatik bir performans yaptığı için, birtakım programlarda çok fazla görünür olduğu için, son yıllarda kamuoyunda da çok göz önünde olan bir insandı. Türkiye'de tarihçiler bu kadar çok popüler olmazlar. İlber Hoca kamuoyunda bilinirliği yüksek akademisyenlerden birisiydi. Arkasından pek çok şey söylenecektir ama çok önemli ve Türkiye tarih yazımına önemli katkıları olan, çalışmaları olan, çok yönlü birisiydi. Mesela sadece bildiği diller ve hâkim olduğu konular açısından bile çok kuvvetli bir altyapısı olan, artık pek görmediğimiz tipte bir hocamızdı. Allah rahmet eylesin.

Ruşen Çakır: Allah rahmet eylesin. Peki, şimdi savaşı konuşalım biraz. İncirlik’e olduğu söyleniyor yine, ama bir yandan da Kürecik deniliyor. Resmî açıklamalarda, üç tane füzenin de İran'dan Türkiye'ye yollandığı konusunda Ankara net.
Kemal Can: Evet, her seferinde biraz daha netleşti. İlkinde biraz muğlâktı. İkincide daha net bir ima vardı. Şimdi doğrudan söyleniyor.

Ruşen Çakır: Şöyle bir şey oldu. İkincisinin ardından Erdoğan sesini yükseltti bir ara ve, “Bin yıllık dostluğumuza halel getirmesinler” dedi. Bu sefer, şu ana kadar Erdoğan'dan herhangi bir açıklama gelmedi. Mesela cuma çıkışında ya da bir yerde konuşmuş, fakat orada konuya değinmedi.  Çok zor bir iş gerçekten. Açıkçası, İran’ın niye Türkiye'yi hedef aldığını anlamıyorum. Kendileri resmî olarak, “Hayır, böyle bir şey yok” diyorlar. Hatta, “Ortak komisyon kurulsun, incelensin” diyorlar. Ama Türkiye çok net bir şekilde İran’ın yaptığını söylüyor. Belli ki ellerinde her türlü bilgi var. Niye yapıyor? Türkiye İran'a cevap verse, İran'ın eline ne geçecek? Ya da Türkiye daha da ileri gidip savaşa dâhil olsa? Olmayacak, onu görüyoruz. Olmamak için elinden geleni yapıyor. Bir de tabii ilginç bir şey oldu ve ilk günlerde çok gündemde olan ‘’Kürtler karadan girecek’’ meselesi unutuldu. Ankara orada bayağı devreye girdi; onu da biliyoruz. İlk başta çok ciddi hazırlıklar olduğu söyleniyor. Hatta o koalisyon kuran Kürt gruplardan bazıları istiyormuş, ama o hazırlıkların iptal edildiği söyleniliyor. Daha çok Irak Kürdistan'ında konuşlanmış durumdalar. Bu arada, İran'ın Erbil’e saldırıları da devam ediyor. Böyle bir tahrik boyutu da var.
Kemal Can: Hatta arttı sanki. Bu söylentiler azaldıktan sonra daha da yoğunlaşmış.

Ruşen Çakır: Bir de Fransız askeri öldürmüşler. Trump, “İran teslim olmak üzere” dedi. Ama bugün bir baktık, Kudüs Günü yürüyüşünde Pezeşkiyan da, Arakçi de, hatta bir iki Ayetullah da sokaktaydılar. Ayetullahlar genellikle korumalarla yürüyor. Ama Pezeşkiyan kendi başına yürüyor, insanlarla selfie çektiriyor. İlginç. Nereye nasıl geçecek bilmiyorum, ama Türkiye burada gerçekten bıçak sırtı bir durumda. Türkiye'nin bir şekilde devreye girmesini ya da Türkiye sınırında bir şeyler olmasını düşünsene. Yeni bir göçmen akını, şu bu olacak. bir diğer husus da, ‘’İran zayıflasın, hatta parçalansın, bizim için iyi olur’’ diye düşünenlerin olması.
Kemal Can: Türkiye’nin savaşa girmesini düşünenler bile vardı.

Ruşen Çakır: Son olarak bir diğer hususu da ekleyeyim ve sözü sana bırakayım. Bu Şii-Sünni meselesi çok hassas bir noktaya geldi. Erdoğan o grup toplantısında yaptığı vurguyu neden yapıyor? Çünkü iktidara yakın birtakım sözümona ilahiyatçı ya da hoca takımı, ipini koparan, İran'a, Şiiliğe hakaret yarışına girmiş durumdalar. Mesela adamın teki kalkmış, Ali Şeriati’ye laf ediyor. Sen okumuşsundur Ali Şeriati’yi. Ali Şeriati gibi bir düşünür… Görüşlerine katılırsın, katılmazsın, o ayrı. O laf eden adamın tipine, üslubuna bakıyorsun ve bu adamın Diyanet vesaire sayesinde AK Partili belediyelerle acayip ihya edildiğini görüyorsun. Yani bu kadar seviyesizlik… Sonuçta İran rejimi ayrı, İranlılar ayrı, Şiilik ayrı. Bir de ilginçtir, Trump'a laf yok. Hâlâ yok, farkında mısın?
Kemal Can: Evet. İktidar cephesindeki en sert eleştiri, “Netanyahu Trump'ı buna zorladı” oldu.

Ruşen Çakır: Okulu bombalamaya da mı zorlamış?
Kemal Can: Tabii, tabii. Yani her şeyi o yaptı, evet. Netanyahu o işe yarıyor.

Ruşen Çakır: Netanyahu'nun altı parmaklı bir videosunu gördüm. Sen gördün mü onu?
Kemal Can: Evet.

Ruşen Çakır: Nasıl bir şey o? Onun da öldüğünü söylüyorlarmış. Bir de ilk günden beri acayip bir dezenformasyon var.
Kemal Can: Bir de artık yapay zekâ gibi daha teknolojik imkânlar kullanılarak, çok gerçekmiş gibi şeyler yapmak mümkün oluyor ve o konuda artık dezenformasyonun sınırları kalktı.

Ruşen Çakır: Ben kendimi gördüm. Facebook'ta birisi yolladı, bilmem ne hisse senedini övüyorum. Bu, işin farklı versiyonu. Ama bu savaşla ilgili olur olmaz görüntüler çok acı. Mesela CNN Türk de deprem görüntülerini Tel-Aviv diye verdi. O, enayilik, ama birileri de bilinçli olarak birtakım şeyleri özel olarak yapıyorlar.
Kemal Can: Zaten savaşta propaganda hep söylenir. Yani bunun paralelinde bir propaganda savaşı var ve devletler bu işle uğraşıyorlar zaten. Ama bunu belirli bir hedefe, belirli bir ajandaya ya da belirli bir plana bağlı olarak yapanlar var. Bir de, hakikaten saçma sapan, sırf etkileşim alsın diye bir yerden bir şey kopartıp, ona bir şey yazarak kullananlar var. Sosyal medya acayip şey; yaparsın ama bir şey olmuyor.
Senin sorduğun ilk sorudan yola çıkarak düşünmeye başlarsak şöyle bir şey var: İran niye yapıyor? Niye Türkiye'ye füze saldırıları düzenliyor? İsrail ve Amerika'nın İran'a saldırısı başlar başlamaz, İran'ın cevabını hemen Körfez ülkeleriyle başlatması… Tamam, doğrudan İsrail'e de füze saldırıları yaptı, ama çok daha sonra başlayacağı varsayılan Körfez ülkelerine hemen başlangıçta saldırdı, oralara füzeler attı. Ve aslında bunları beraber düşündüğümde şöyle bir şeyin daha açıklayıcı olduğu kanaatindeyim: İran, Amerika’yı bu savaşta güç dengesi açısından yenmek ya da güç eşitsizliğinde, kendisi çok uzun süre direnerek savaşı uzatmakla ilgili zorluklarla karşı karşıya. Çünkü çok asimetrik bir güç dengesi var. Ama şunu yapma şansına sahip olduğunu düşünüp, stratejisini böyle kurduğunu düşünüyorum. O da şu: Başka ülkelerin ve başka dinamiklerin, Amerika üzerinde bir baskı yaratmasını sağlamak. Bu da nedir? Savaşın uzaması, devamı, devam biçimi konusunda rahatsızlığı, başka aktörlerin üzerinden, Amerika'ya hissettirmek. Yani Hürmüz Boğazı’nın kapatılması, Körfez ülkelerine saldırı gibi adımlar, bu savaşın bedeli ödenecekse, bu bedelin büyük kısmını da İran halkı ödüyorsa, başkalarının da bedel ödemeye hemen peşinen başlamasını sağlamak gibi bir stratejiye dayanıyor.
Türkiye'ye saldırı düzenlenmesi de, yani Türkiye'ye roket atılması ya da böyle bir olasılığın gündemde tutulması, Türkiye açısından Amerika nezdinde, ‘’Bu iş fazla uzamasın’’ tezi tarafında tutan bir şey. Şimdi bir yandan sanki kışkırtıcı bir şey gibi görünüyor. ‘’Türkiye'ye roketler gönderirseniz, onun cevabını kışkırtıyorsunuz’’ diye düşünebilirsin. Ama bir yandan da şöyle bir şeyi de kışkırtıyorsunuz: Bu gerilim devam eder. Türkiye sürekli bu risk altındaysa, saldırıyı başlatan taraf nezdinde de Türkiye, ‘’Bu iş fazla uzamasın’’ tezinin savunucusu pozisyonunu güçlendirir ya da buradaki etkisini arttırır. Bence İran’ın Türkiye’yi kızdırmak ve kendi üstüne çekmek gibi bir derdi yok. Tam tersine, birilerinin arzu ettiği gibi daha sessiz bir pozisyon almaktansa, Türkiye'nin ‘’bu iş fazla uzamasın’’ iddiasının kuvvetli bir aktörü olmasını sağlamak. Bu yüzden de bence, ‘‘İran niye Türkiye'ye roket gönderir, bunun ne faydası var?’’ akıl yürütmesinin böyle bir açıklaması olduğunu düşünüyorum. Ve Körfez ülkeleri meselesinde, işin bir petrol hikâyesi var, bir de finans ayağı var. Körfez sadece dünyaya petrolü pompalayan bir yer değil. O pompaladığı petrolden gelen parayı da tekrar bütün dünyaya pompalayan bir merkez.

Ruşen Çakır: Amerika dâhil.
Kemal Can: Tabii. Dolayısıyla, Dubai'de çok alâkasız bir rezidansı, bir iş kulesini vurduğunuzda ‘‘Bundan ne olur? Bunun askerî sonucu ne olur?’’ gibi bir açıklama çok anlamlı değil. Ondan çok şey oluyor. Bence Amerika'nın bu asimetrik, acayip bir eşitsizlik içeren güç dengesinde, ikinci hafta neredeyse tamamlanırken hâlâ sıkıntıda olmasını sağlayan şey de büyük ölçüde bu. Şimdi hem İran'ın saldırı kapasitesi ya da rezervi, hem de buna karşı geliştirilecek savunma açısından mühimmat stokları meselesi tartışması yapılıyor. Ama mesele uzadıkça işin ekonomik ve siyasi tarafları giderek daha fazla öne çıkıyor. Hatırlarsan ilk hafta, ‘’iki üç gün içerisinde bu iş bitecek’’ deniliyordu.

Ruşen Çakır: İki üç gün değil, üç dört gün içerisinde.
Kemal Can: Üç dört gün içerisinde. Üstelik bu, sadece Amerika'nın ya da Trump'ın boş iddiası değildi. Ben pek çok ekonomi yorumcusunu, dış politika yorumcusunu bu tür değerlendirmeler yaparken gördüm. Askerî yorumcular zaten o güç dengelerine baktıkları için hemen bitirmişlerdi işi.

Ruşen Çakır: Mesela Kadri (Gürsel) bilir bu işleri. O, lisedeyken de öyleydi, Çok meraklıdır. Şimdi bakıyorum; birisi kalkıyor, ‘’Bu roket giderse, bilmem ne olursa, şöyle olur böyle olur ve bu, Türkiye'ye atılmış değil’’ diyor. Bir başkası başka bir şey söylüyor ve benim önem verdiğim birtakım insanlar ayrı ayrı bunları pazarlıyor. Şimdi hangisi haklı? Birisi, ‘’Yok, öyle olsaydı, şöyle olurdu’’ diyor. Bir de bayağı uzun uzun yazıyorlar. Ötekisi de onun tam tersine bir şey söylüyor, sen de böyle bakıyorsun. Uzmanlık denilen olayın içi iyice boşaldı zaten. Hiçbir şey bilmeyen, her konuda konuşanlar olduğunu anlıyoruz. Tamam, onları at bir kenara. Ama diyelim ki savunma uzmanı ya da İran uzmanı olan insanların büyük bir kısmı, birbirlerine tamamen zıt şeyler söylüyorlar ve bunu o kadar emin bir şekilde söylüyorlar ki ağzın açık bakıyorsun. Yazı tura atmaktan başka bir şans yok yani.
Kemal Can: Zaten Türkiye'de uzun bir süredir siyasi yorumculukta da böyle, uluslararası ilişkiler, uluslararası siyasette de böyle. Bunun önemli bir parçası olan stratejik ve askerî operasyonlarda da böyle. Şöyle bir alışkanlık kazanılmış durumda: Kitabın ortasından konuşmak, en net şeyleri söylemek, en somut ve keskin ifadelerle bir şeyi tanımlamak. Şöyle bir şey yapılabilir, ama bu sanki bilmezlik ya da eksiklik gibi algılanıyor. Yani, ‘Şu olasılık da var, bu olasılık da var, bu olasılık da var.’ Siyasi meseleler, askeri meseleler, diplomatik meseleler, uluslararası ilişkiler konuları, çoğu zaman çok doğrusal, ‘’Şunun için yapıldı, sonra da bu olacak ve bu, kesinlikle bir doğru çizgi, bunu da ben biliyorum’’ şeklinde anlatılabilir konular değil. Böyle yaklaşıldığı zaman dediğin tablo ortaya çıkıyor. Böyle yapmayacağını varsaydığın, güvenilir olmasını beklediğin insanlar da sürekli olarak baskı altındalar. Bazen televizyon yayınlarında görüyorum; tek bir şey söyletilmeye çalışılıyor uzman olan insanlara. ‘’İran dayanır mı?’ ‘İran şu, şu, şu, şöyle şartlar olduğunda şu kadar dayanabilir, Bu, bu şartlar olduğunda şöyle olur. Şu dayanma dediğiniz şey nedir?’’ gibi bir sürü faktörü var. Evet ya da hayır cevabı verilebilecek netlikte. ‘’Bu füze İran'dan mı atılmış?’’ gibi gayet net, sanki evinde takip sisteminden roketin nereden kalktığını görmüş bir adamdan bilgi alıyormuş gibi cevap almaya çalışan birtakım yorumlar var. O yüzden bazı insanlar kendilerinin bile aslında çok güvenmedikleri şeyler yapıyorlar. Çünkü başka türlü ikinci bir soru geldiğinde, aynı yorumcu birdenbire başka bir şey anlatmaya başlayabiliyor; onu da görüyorum ve oradan anlaşılıyor. Çünkü ona zorlanıyor. Sürekli her şeyin tek cevabı var ve mutlak bir cevabı var. Ama bu neye yol açıyor? Saçma bir enformasyon kirliliğinden bahsettik az önce. Bu durum, o enformasyonların süzülerek, hiç olmazsa ayıklanarak biraz daha gerçeğe yakın bir resim çıkmasını da engelliyor. Çünkü zaten bozuk olan kötü bilgi havuzundan alıp, onları yapıştırarak, yani yorumlayarak daha kirli ve daha bozuk bir ürün çıkıyor ortaya. Dolayısıyla iyice kafalar karışıyor. Bence, o yüzden anlık bakmak daha doğru.
Bir de, özellikle son yıllarda, her dakika, ‘’Son dakika’’ meselesi çıktı. Mesela üç gün boyunca, aynı şeyin ‘’son dakika olarak’’ girdiği televizyon ekranlarının altını okuyan insanlar, sürekli bir hıza alıştırılıyorlar ve sürekliliği kaybediyorlar; anlık gelişmelere göre. Orada bir şey oldu; yeni bir şey. Her gelişme yeni bir şey gibi okunuyor. Oysa bir süreklilik var. Amerika'nın tutumunda da bir süreklilik var, bölge stratejilerinde de bir süreklilik var. Biraz onlara bakmak bence daha aydınlatıcı olur. Yani ben o yüzden, demin senin sorduğun “Neden yapmış olabilir?” sorusuna bir enformasyonla değil, bir çıkarımla bakmaya çalışıyorum. “Bu, böyle bir sonuç doğurabilir” diyorum. Çünkü diğer yaptığı adımlarla ilişkilendiriyorum. “İran neden Körfeze hamlesini ve Hürmüz hamlesini çok erkene aldı?” diyorum. Çünkü eşitsiz bir askerî dengede başka araçların devreye girmesi, başka aktörlerin devreye sokulması ve işin yayılması avantajınaydı. O zaman Türkiye ile meselede de aynı aklı yürütmüş olabileceğini varsayarak, böyle bir şeye varıyorum. Ama tabii önümüzdeki günlerde bu gerilim uzarsa, Amerika'nın üzerinde baskının artacağı kesin; ancak, Türkiye üzerindeki baskının da daha da artacağı ve bu gerilimin içeride de, biraz önce senin bahsettiğin türden çatlak patlaklara yol açma ihtimali de daha fazla.

Ruşen Çakır: Şimdi bir şey geldi aklıma. Birkaç yıl önce bir kanalda, Habertürk’tü galiba, isimleri vermeyeyim, hâlâ ortalarda olan bir askerî uzman, dev bir ekranda bir havaalanı görüntüsünün önünde, sanki dün oradan gelmiş gibi anlatıyor. Havaalanı neredeymiş? Suriye'de, Suriye'nin kuzeyinde. YPG'nin havaalanı. Uzman elinde çubukla, “Şurası şu, burası bu” diye anlatıyor. Ama iş hemen çıktı ortaya: Dünyanın en kısa havaalanı Nepal’deymiş ve meğer ekrandaki o havaalanıymış. O uzman şimdi de İran savaşını yorumluyor. Adını vermeyeceğim. Elinde sopayla, orayı avucun içi gibi biliyormuş gibi, ‘’Evet. İşte, Suriye'deki YPG'nin havaalanı. Şurada depo var. Burada bilmem ne var’’ diye anlattı. Gerçek ortaya çıktıktan sonra da bozuldu; bunu çıkartanlara laf etti. Öyle kaldı yani. Kim bilir neler, neler yiyoruz diyeceğim.
Kemal Can: Evet, şimdi kirli bilgiyi ortalığa saçmanın kolay yolları var, ama bunun da hemen açığa çıkmasının da kolay yolları var artık.

Ruşen Çakır: Evet. Ama oradaki en önemli husus şu: Diyelim ki bir yalan dolaşıma giriyor ve tekzip ediliyor. Yalanın dolaşıma girmesi daha kolay, tekzibin daha zor. Sen görüyorsun onu, o kalıyor aklında. Mesela ben sana, ‘’YPG'nin havaalanı varmış’’ diye anlatıyorum. Sen başkasına anlatıyorsun. O arada birisi, ‘O havaalanı değilmiş,’ diyor. Ben tekrar seni arayıp, ‘’O havaalanı yalanmış’’ demiyorum. Böyle yürüyor gidiyor. Neyse. Evet, bayramdan önceki ‘Haftaya Bakış’ı yaptık. Bayramda ne yapacağız?
Kemal Can: Bilmem.

Ruşen Çakır: Uzaktan yaparız belki. Bilmiyorum.
Kemal Can: Bakalım. Bayramın birinci günü mü oluyor?

Ruşen Çakır: Evet, bayramın birinci günü oluyor. Yapmayabiliriz. Şimdiden bilmiyoruz. Gelecek olan tepkilere göre.
Kemal Can: Hayat ne getirir bilmiyoruz. Evet, ona da bakarız. ‘’Haftaya Bakış’ olarak şimdiden iyi bayramlar diliyoruz. Görüşmek üzere.
Kemal Can: İyi bayramlar.
 



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.03.2026 Milli Görüş’ten geriye ne kaldı?
21.03.2026 Beyaz Toroslu savcı ve “devlette devamlılık esastır”
20.03.2026 Akın Gürlek’in malvarlığı tartışmasında son durum: Kim haklı?
19.03.2026 19 Mart’ın birinci yılı: Kim ne kazandı, ne kaybetti?
18.03.2026 “Varsa bir belgesi gitsin yargıya”
17.03.2026 İBB davası sertleşiyor
16.03.2026 Mehmet Altan ile Türkiye’nin Gidişatı (18): Savaş uzarsa neler olur? | İBB davası ve hukuk
16.03.2026 Ekrem İmamoğlu’nun zorlu sınavı
15.03.2026 Ali Şeriati’ye saldırılar ve İslamcı düşüncenin çöküşü
15.03.2026 Diyelim ki Kürt devleti kuruldu…
22.03.2026 Milli Görüş’ten geriye ne kaldı?
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı